Bazı kelimeler vardır, telaffuzunun ayrımına varırsın bir anda, imgesi ve anlamı farklılaşır aniden, insan okudukça yazdıkça heceledikçe bir yabancılaşır; başka başka vurgularla seslendirir kafasının içinde, sonra tekrar tekrar anlamlandırır… İşte 'Maşrapa' da onlardan biri oldu benim için. Aniden, hiç sebepsiz… diyeceğim ama, pek de öyle değil aslında.

Yazmaya devam ettikçe çocukluk anılarım tek tek uyanıyor her biri ayrı bir serzenişle.

-Ama beni de unutma!

-Bak bunu çok severdin…

-Unutmadın değil mi?

-Bunu anlatmazsan olmaz, kırılırım bak…

-O incir ağacına çıkmasan olmazdı sanki…

-Ne belalı veletti o Bilal…

-Kireçburnu'nda mıydı o güzel ev?

…..

Büyük Kulplu Bakır Maşrapa da öyle fırlayıverdi anılarımın arasından. Bir hikaye yazmak istedim önce onun üzerine, kuramadım bir türlü örgüsünü.

Parlak gövdesinden bahsetmek istedim, ondan içtiğimiz suların, ayranın, şerbetlerin serinliğinden, temizliğinden;

Bakırın yeşilimsi, kırmızımsı bin yıllara uzanan renklerinden;

'Kalaycı geldi, kalaycııı… ' bağırarak sokağımızdan geçen ağır zanaat işçisinden;

Tavlanmasından, lehiminden, ziftlenmesinden, tamirinden,

Alüminyuma teslim olup önce, yüzyıllarca hakim olduğu mutfakları çelik ve cam sanayine teslim edişinden…

Belki milyonlarca insanın ilgisini çekmeyecek, belki benim oğlanların 'o ne ki anne' diyecekleri 'büyük kulplu bakır maşrapa'nın imge ve telaffuzu döndü durdu kafamın içinde…

Bakır'ın geçmişinden girdim bir merakla, demir-çelik sanayisinden çıktım sonra. İlk insanlardan oldum, önce Altın'ı buldum doğada; sonra baktım bu da hem sarı, hem parlak, hem yumuşak, şekil de kolay veriliyor – Bakır da iyi yani… Karain ve Beldibi Mağaraları'na (Antalya bölgesi) bıraktım ilk metal-bakır kalıntılarını. İşledim bir güzel elementi sonra, çekiç ile döverek (soğuk işlem), sertliğini iki katına çıkardım, epey dayanıklı oldu, Çatalhöyük'te gömülü kaldı maalesef o grup da deprem vs. büyük afetler sonrası… Sonra Mısır'a gittim, bir tesadüf eseri nasıl olduysa, bir çömlekçi fırınında malakit (malahit) cevherinden ergitme ile bakır metalini elde edebileceğimi gördüm. Baktım yürüyor bu iş, Ege ve Balkanlar'da bakır işletmeciliği yapmaya başladım.

Önemli bir şey oldu bu arada, M.Ö. 3200-2500 yıllarında Mezopotamya'da 'kalaylama' olayını keşfettim. Ne mi yapıyordu bu 'kalay (sn-elementi)'? Hava ile temas ettiğinde oksitlenmiyordu, onunla sıvadığımda bakır da havayla temas etmediğinden, paslanma ve küflenme gerçekleşmiyordu. Hem parlatıyordu bakır gerecimi gümüş gibi, üstüne üstlük malzemem daha sağlam ve dayanıklı hale geliyordu. Alın size başladı işte böylece Bronz (Tunç) Çağı…

Böyle böyle sahanda yumurtadan, 'büyük bakır kulplu maşrapa'ya yürüdüm yavaş yavaş. Eşyadan ve tabiatından 'bana ne' ve hatta 'herkese ne' diye düşünürken kara kara, varmak istediğim yer aydınlandı birdenbire. Hayır, ne bakırın tarihçesiydi benliğimi o imgeye mıhlayan, ne kalaylamanın tüm o teknik teranelerine duyulan merak.

Anneannemin o çok özlediğim yumuşak ve güvenli elleriydi beni böyle oradan oraya savuran,

büyük kulplu bakır maşrapanın büyük kulpunu kavrayan,

dünyanın en lezzetli ayranlarını hazırlayan,

buz gibi suyla dolu o güzel maşrapayı soframızın bir köşesine bin bir özenle koyan,

sobanın yanındaki leğende kışları, küçük bedenimi büyük kulplu bakır maşrapayla yıkayan

İşte hepsi bu…

O güzel eller…